Melûli'de Yaşam ve İnsan Felsefesinin Düşünsel Boyutları


Melûli’nin insan felsefesi ve düşünce sistemi kökenini yüzlerce yıllık geçmişin derinliklerinden süzülüp gelen tasavvuftan, Alevi-Bektaşî inanç ve düşünce sisteminden almaktadır.
            Gerek Melûli’nin şiirlerinin izlenmesi sırasında da görüldüğü üzere, Melûli, tasavvuf düşüncesinin, insan sevgisi, ölümsüzlük, vahdet-i vücut,haksızlığa ve zalime boyun eğmemek, sabırlı ve cömert olmak, başkalarının hakkına saygılı olmak, kov-gaybet(dedikodu) etmemek, gurur-kin öfke ve kibirden arınmak, verdiği söze sadık kalmak, kemâlet, sevgiliye sadakat(aşk), kadına doğada ve toplumda kaybettiği gerçek yerini iade etmek, vb. konularını oldukça açık bir dille işler. Ne varki, bunlar sanki sadece geçmişin yazılı tarihi içerisinde kalmışlar, masal dünyasının birer ürünleri olmuşlar da bütün güzellikleri ve yücelikleriyle o alemin düşsel sisleri arasında kaybolmuşlar gibi unutulmaya yüz tutmuşlardır.Oysa, insanlık aleminin güncel pratiğine baktığımızda bunların, yani tasavvufun toplumsal-pratik yaşama ilişkin düşünce ve önerilerinin hepsinin siyasi ve kültüler süreçte her gün daha da artan bir güçle işlendiklerini, insanlığa çağ değiştirten düşünceler olduklarını, dünyanın  her ülkesinde milyonlarca insanın, bu düşüncelerin anayasalarda yer alması ve toplumda uygulanması için kavgasını verdikleri görürüz. Bu anlamda bu düşüncelerin tek tek ele alınıp incelenmesi kimse için yeni bir şer olmayacaktır; ama bu düşünce ve önerilerin kimler tarafından üretilip insanlığa mal edildiğinin  ve bilimsel boyutlarının az önce söylediğimiz unutulmaya yüz tutmuşluk tehlikesi karşısında yeniden ele alıp incelenmesi, Melûli’yi anlamanın yanı sıra aynı zamanda bir zorunluluk halide almıştır.
            İnsanlık tarihinin manevi yönü, akşam olunca yuvasına dönmek için çırpınan bir kuş, yada uzun dolambaçlı ve uçurumlu yollardan geçerek denize kavuşmak için  gece-gündüz durmadan akan bir nehir gibi, bir sonsuzluğa koşuşla doludur.Sanki menzildeki o şeye ulaşmadan, yaralıdır, yarımdır, onu çeken dayanılmaz bir güç vardır da, oraya varmakla bütünlüğe, huzura, dinginliğe kavuşacaktır. Kavuşacaktır ama, nedir o menzildeki çekim gücü, insanın yaralarını saracak, yarımlığını bütünleyecek o esrarengiz nesne ?
            Bu sorunun cevabını sadece düşünerek, kafa yorarak bulmanın olanağı yok. Onun izlerini gene, insanın bugünkü yaşamsal gerçeklikleri ile tarihsen geçmişinden aramak zorundayız.Dikkat edilirse eğer, insanın en çok acı çektiği, yada en çok korkusunu çektiği şeyler onun yaşamsal sorunlarıdır; açlık, ölüm, yoksulluk, hastalıklar, yani doğa karşısındaki sorunlar ile, yarin ne olacağımın korkusu, umutsuzluk, güvensizlik yakınlarının kaybetme korkusu, yada acısı,vb… dır.Hal böyle olunca, insanın yaralarını saracak yarınlığını bütünleyecek olan menzildeki o esrarengiz varlığın, her şeyi ile güvenilecek ve insan oğlunun bu acı ve endişelerden kurtaracak, onun her türlü ihtiyacını karşılayacak olağanüstü ve her şeyi bilen bir güç olması gerekir.Nitekim, insanın peşinde koştuğu, söylediklerine inandığı yada emirlerine gözü kapalı uyduğu kişilerin en büyük özellikleri, onu bu saydığımız olumsuzluklardan kurtaracak güce ve bilgiye sahip olmalarıdır.Gerçekten öyle olsunlar yada bu özellikleri onlara insanlar yakıştırsınlar, fark etmez ;sonuç aynıdır:Onlar kurtarıcı, güven kaynağı ve insanları manevi olarak o yüce menzile eriştirecek aracıdırlar. Bütün Peygamberlerin ve Evliyaların halkın gözünde, hastalıkları iyileştirici,
 Ölüleri diriltici , zalimi yok edici, fakire zenginlik, server bağışlayıcı, ayrıları kavuşturucu ve bilinmeyeni bilici , olağanüstü güçleri vardır.Öyle ise, ister inançlarıyla olsun, ister eylemleriyle olsun insan oğlunun her durumda aradığı şey sonsuz bir dinginlik , mutluluk ile bilgidir diyebiliriz.Zira bu ikisi arasında tersine bir tepkime vardır, yani biri ötekini, öteki berikini doğurur ve geliştirir.
            
            Ne var ki, bunlara ulaşmanın yolları öylesine çetin ve karmaşıktır ki, insanoğlunun ömrü, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren, bu hedeflere varabilmenin yollarını aramakla geçmiştir; inançlar, efsaneler, dinler, bilimsel buluşlar, felsefi düşünceler, hepsi bu sonsuz arayışın ürünleridir; sadece düşünsel ürünler olsa; günlük hayatın kendiside onlara ulaşmanın mücadelesi ve eylemlilikleriyle doludur.Rahatlıkla görüleceği üzere, Tasavvuf(genelde Mistizm) bu arayış içerisinde bir yerlerdedir;ama nerededir ?Bir sistematiğe ulaşabilmek için, isterseniz gelin önce onun yerini saptayalım; zira, ancak bu yolla onun ürünlerinin incelenmesini doğru bir şekilde yapabiliriz.
Tasavvufun Tanrı-İnsan-Evren üçlüsünün birliğine (vahdet-i vücut) ilişkin temel önermesi, beraberinde, bu birliği bir bilinç nesnesi olmaktan çıkartıp bilincin bizzat kendisi haline çevirme çabasını da getirir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, benlikten kurtulup bütünlüğe ulaşmaktır. Bunun yolu ise en özlü ifadesiyle “ölmeden önce ölmek”ten geçer.
         
         Bu kavram öylesine derin ve anlamlıdır ki, hakikat sırını kavrama aşamasına eremeyen bazı tasavvuf yolcuları, onun dünyanın bütün nimetlerinden ebediyen el çekmek olarak kavramışlar ve bütün yaşamalarını çalışmadan, üretmeden, şunun bunun sadakalarıyla sefillik içinde geçirmeyi bir üstünlük, gerçeklik saymışlardır. Melûli, bu tür davranış içinde olanları, “Mademki sen Tanrı ile bütünleşmek istiyorsun, mademki sen doğanın ve Tanrı’nın bir parçasısın, öyleyse nasıl oluyor da Tanrı’nın ve doğanın birer parçası, yani senin de birer parçan olan dünya nimetlerinden, yaşamın güzelliklerinden kaçıyorsun? Bunu yapabilmen mümkün mü hiç?”diyerek eleştirirdi. Ona göre “ölmeden önce ölmek” gerçek boyutlarıyla şöyleydi:
                        Hakikat şehrinin pazarı güzel
                        Birlik yer içerler her şeyi helâl
                        Birbirine karşı yok ceng-ü cidal
                        Ölmeden önce ölür kabre girerler
         Yani, ölmeden önce ölmenin Melûli de bambaşka bir anlamı vardı. Senin, benim kavramlarının olmadığı bir ortamda birlikte üretip, birlikte tüketmek, kavgasız dövüşsüz, sevgi ve dostluk içerisinde yaşamak. Öbür türlüsü zaten mümkün değildi. Çünkü eğer herkes bu dünyanın nimetlerinden vazgeçiyorum diyerek çalışmaktan ve üretmekten geri dursaydı, kısa sürede bütün insanlık açlıktan ölürlerdi. Yalnız, ortada bir problem var: her şey iyi güzelde, ölmeden önce ölmeyi mümkün kılan nedir? Bu soruya mutasavvıfların verdikleri cevap tek sözcüktür, sevgi. İnsan ve doğa sevgisi. Tasavvufun tarihi “sevgi” kavramının tarihidir. Onun değişik anlatımlarla işlenmesinin tarihidir, dersek yanlış  bir şey söylemiş olmayız.
         Melûli, kendisiyle yapılan bir röportajda “sevgisiz bir insan kurumuş bir ağaca benzer” derken, yapraksız, çiçeksiz, kokusuz, meyvesiz bir ağacın yararsızlığının yanı sıra, onun yakılarak yok olacağını yani hiçliğini de anlatmak ister.
         Sevgi, var olmaktır yeniden doğuştur, ‘bir’liğe kavuşmaktır. Eğer ölümün, yoksulluğun, hastaların, zulmün, ayrılıkların acılarından kurtulmak istiyorsak sevgi pınarlarını beslemek, onu bütün insanlara ve canlılara yaymak zorundayız. Sevgi, canlılığın bütün ihtiyaçlarının karşılanmasının temel aracı olduğu kadar, aynı zamanda onun aracısız nesnesidir de. Sevgi felsefesinin tarihi incelendiği zaman görülecektir ki, o, dalları büyüyüp geliştikçe kendi gövdesini saran kendi kendini kuşatan ve gölgesi her zaman koyu, top bir ağaç gibidir. Her yeni düşünceyle, her yeni katkıyla ağaç biraz daha büyür, genişler, ama kendi kendini de bir o kadar sıkı sıkı sarar.
         Evrende, her şeyin kendi karşıtıyla varlığı ilkesini belki de en iyi sergileyen odur. Kötüyü, insana, canlılığa zararlı şeyleri en doğru şekilde tespit eden ve onu kendisinden derhal uzaklaştırabilen gücü en yoğun o taşır. Bunu yaparken de, önce sahibinden, insanın kendisinden başlar. Bu, ölmeden önce ölmenin bir başka ama en temel boyutudur. Kendi bedenindeki (nefsindeki) aşağı, kütü, yani bireysel ve toplumsal yaşamda kendisine ve kendisi dışındakilere zararlı olanları yok ederek, onları da insanın mutluluğunun hizmetine sokmak.
         Sevgi ölmeden önce ölmek ve ‘bir’liğe kavuşmaktır. Tasavvufun bu üç ölmez ilkesi kendilerini en açık biçimde âşık ile maşuk ilişkilerinde gösterirler. Kendinden geçiş, hiçlik, yokluktur ‘fenâ’, ancak ondan sonra sevgiliye gerçekten ulaşıla bilinir ki, sevgili ile beraberlik sürekli yaşam, Tanrı ile birlikte var olmaktır (bekâ) . kişi kendinden ne kadar vazgeçerse birlikte sevgiliyle o kadar yoğun bütünleşir, birleşir ve o kadar kendisi olur. Başka bir değişle, aşığın mutluluğunun yolu mâşukun mutluluğundan geçer. Seven sevgilisini ne kadar mutlu edebilirse kendiside o kadar mutlu olur. Bu, benliğin yok olarak yeniden kendine dönmesidir.                  
         Mutasavvıfların, evren tüm nesnelerin bir bütünlüğüdür;hepsi aynı öz’ün farklı farklı görünümleridir biçimdeki (vahdet-i vücut) tespitlerinin yüksek enerji fiziği bilgileri tarafından laboratuarlarda ispatlanması, aslında,insan bilgisinin iki boyutlu niteliğinin bir yansımasıdır. Mutasavvıfların ölümsüzlüğe ilişkin tespitleri ise bu niteliğin bir başka yansımasıdır. Onlara göre ölmek,bedenin aslına geri dönmesi(cansız maddeden gelip tekrar cansız maddeye dönüş),eğer yaşamını devam ettirebilme güçüne erişebilmişse(canlılığını koruyabilirse)ruhun(canlılık vasfının) beden değiştirmesidir. Hal böyle olunca,ölmek, yok olmak diye bir şey yoktur. Tersine,  sürekli bir devr-i daim içerisinde gidip geri gelmek vardır. Bu yüzdendir ki Melûli,

                     Melûli’yi görün geçin
                     Sözlerinden gevher seçin
                     Ahrete çekerse göçün
                     Ölmüş diyen bizden değil

         Bilindiği gibi, canlılar iki biçimde kendilerini ölümsüz kılmaktadırlar. Birincisi; üreme yoluyla kendini yeniden var ederek; ikincisi ise, başka canlılara geçerek. Bu ikinci yolun seyri şöyledir: ölüm halinde, yani beden şimdiki fonksiyonlarını yitirdiği zaman parçalarına (amino asit moleküllerine ) ayrılır. Bu moleküller ya toprağa karışarak cansız elementlerine ayrışırlar( cansız maddeye dönüşürler), yada bir hayvan bir bitki veya hem doğrudan hem de bunlar aracılığıyla bir insan tarafından, yenme yada emilme yoluyla canlı vücuda alınarak canlılığını sürdürürler. Her iki yol da bitmez tükenmez bir devr-i daimdir.
         Elbette, mutasavvıfların hakikati böyle keşfetmeleri ve böyle açıklamaları sadece düşünsel plan da kalan basit bulgular değildiler. Örneğin tanrı kavramına ilişkin olarak getirdikleri çözümler, insanların batıl inançlarla sömürülmelerine, körü körüne itaat etmelerine engel olan, insanlara bu yönde ışık tutarak onları haksızlıklara karşı direnmeye ve mutluluklarını bu dünyada aramaya iten teorilerdi. Bu nedenle, gaipten bir Tanrı, yada öbür dünyada cennet-cehennem arayışlarını-korkusunu yadsımışlar ve her şeyi bu dünyada bulmuşlardı. Çünkü onlar biliyorlardı ki, dindarlar hep Tanrı’nın gazabından, cezalandırmasından korktukları için ona ibadet ediyorlardı; oysa korkuyla boyun eğmek, fırsat bulduğu an nefretle baş kaldırmayı da için  de taşır. Ama ya sevgi? Onun gücüne erişmek, ona korkuyla boyun eğmek, yada ona başkaldırmak  mümkün mü hiç? Bakın Melûli ne diyor bu konuda:
                        Cenneti parasız zahide verdik
                        Cehennem korkusun gönülden sildik
                        Huriyi gılmanı biz burada bulduk
                        Bizim cennetimiz yâr kucağıdır
         Sözleriyle bunu en iyi şekilde ifade etmiştir.  

         Mutasavvıflar, genelin yaşam biçimini tercih etmemelerine, diğer insanlardan faklı bir yaşam biçimi sürdürmelerine rağmen, halktan hiçbir zaman kopmamışlar, gerek düşünceleriyle, gerek davranışlarıyla her zaman onları etkilemişlerdir. Melûli’nin 1970’li yıllarındaki devrim ve demokrasi mücadeleleri sırasında iktidarlara karşı tavır alarak devrim savaşçılarını desteklemesi en önemli örneklerdendir.  Bu süreçlerde, esas olarak da, halkı yalan ve dini hurafelerle kandırmaya çalışan din önderlerine karşı ideolojik mücadele vermişler ve halka siyasi ve toplumsal mutluluklarını elde edebilecekleri yaşama biçimleri  önermişlerdir.
    Bununla birlikte Melûli’nin insana verdiği değer din ve millet ayırmadan, şu Sünnî imiş, şu Alevi imiş, şu Ermeni imiş, şu Yahudi imiş fark etmez. Burada da anlaşılacağı gibi Melûli’nin insan ve toplum felsefesindeki en önemli ayrım noktası kişinin hâk ile batılı ayırabilsin, Hakk’ı  kabul etsin, batıldan vazgeçsin biz onu candan severiz. Zaten sevgimiz bu, başka neyimiz var. Denilebilir ki, peki sizde hiç tefrikat ( ayrım ) yok mu? Hayır! Tefrikat  olur mu? İnsanlarda tefrikat olmaz. Zaten tefrikat değil mi bu dünya kurulalı beri bu  halkı birbirine düşman eden! Sen şusun, ben buyum demek değil mi? Bunların yanı sıra Bektaşiliğin kimilerine göre bir kötü tarafı var, bunu da Bektaşilik felsefesini benimsemiş insanları kötülemek için karşıtları tarafından sürekli ortaya sürülen önemli bir konu vardır. Bu konu Bektaşi felsefesini benimseyenlerin kadına toplum içinde verdikleri değerdir. Kadını toplum içinde ileri tutmaları onların kadına bakışına tamamen zıttır. Bu da Bektaşilikte küçük de olsa bir tefrikat (ayrım) olarak görülebilir. Ancak bu bir olumsuzluk değil tersine kadınları daha üstün tutulup , onların daha çok seviliyor olması çok güzel bir şey değimlidir? Çünkü Bektaşiler yaratıcı gücü esas olarak kadının temsil ettiğine inanırlar. Öbür yandan Bektaşilere kadını çok sevmelerinden dolayı taş atan, kötülemeye çalışanlar, kadınları eksik, hakir, zavallı, ikinci sınıf insan statüsünde gören insanlardır. Bugün dünyada demokratik ve daha mutlu toplum mücadelelerinin bir parçasını da kadını ikinci sınıf olmaktan, ezilmekten kurtarmak mücadelesi olduğunu gördükçe insan Bektaşiliğin nasıl da hiç eskimeyen çağdaş düşüncelerden örüldüğünü daha iyi anlayabiliyor.

    Melûli’ye “ uzun ve sağlıklı yaşamanızı neye borçlusunuz “ diye sorduklarında sade ve doğal yiyecekleri saydıktan sonra şunları söyler: “ hiç kimseye karşı içinde bir hırs duyup da, bir  haset, bir düşmanlık, bir kin besleyerek kendimi yıpratmadım. Bir çok yıpranmalar bundan gelir; bir de, insanlar dünyaya fazla tamah, servete, zenginliğe fazla düşkün olurlar, ben fazla düşmedim bunların arkasına. Hani, el Kanaat-ü Kenz-ü la yüfna, hadisi var ya, yani, kanaat bir gizli hazinedir, fena bulmaz, tükenmez, biz buna kanaat ettiğimiz için onun da arkasından kendimi çok yormadım.” Bu kanaat, tembelliğin, çalışmamanın bir aracı değil, tersine aşırı tüketimin önüne bir engeldir. Çalışmak ve üretmek, her toplumda olduğu gibi Bektaşilerde de kutsaldır.
    
    Elbette tasavvufun toplumsal ve bireysel yaşamdaki düzen ve mutluluk için önerdiği şeyler sadece bu kadar değildir. Cömert ve eli açık olmak, başkaları hakkında kov, gaybet etmemek, alçak gönüllü olup gurur, kin ve kibirden arınmak, yiğit ve yardımsever olmak, eline, beline, diline sahip olmak gibi günlük yaşamın en ince ayrıntılarına kadar inen ve hayatın gerekleri ve gerçekleriyle örtüşen bir sürü daha başka önermeleri de vardır. Dikkat edilirse, Melûli’nin aşk ve sevgi şiirlerinin dışındaki şiirlerinin tümü bu ilkelerin farklı biçimlerde dile getirilmesiyle doludur. Bunları ayrıca çağdaş toplumların medeni yasalarında da bulmak mümkündür. Hiç şüphesiz, onlara yansımasının sebebi de eski kültürlerdeki bu kökleridir.

 

Alevilik

...Ebu Bekir Hilafetin kendisinin hakkı olduğunu söyler.Evs kabilesinin Ebu Bekir’i desteklemesiyle, Ebu Bekir Halife ilan edilir.Haşimiler bu tartışmalara hiç katılmazlar onlar, Hz. Ali, amcası Abbas ve Peygamberin diğer yakın dostları ile Peygamberin defin işlerini yaparlar. Ancak ikinci gün Heşimilerin ve diğer Hz.Ali dostlarının, Hz. Ali’ye sormaları üzerine, Hz. Ali Hilafet tartışmalarına katılır  ... Devamı

Alici Düşüncenin Manevi Boyutları

Alici düşüncenin manevi boyutlarını incelerken yine zamanı, diğer bütün düşünce sistemlerinde olduğu gibi, Ali’nin kendi zamanı (bizzat kendine ait düşünceler) ve kendisinden sonraki zaman ( kendisinden sonra, onun düşünceleri temel alınarak inşa edilen düşünceler ) olarak ikiye yırtmak zorunda kalacağız. Bu anlamda burada ele alacağımız düşünceler kendi zamanına ait...  Devamı

Meluli'de Yaşam ve İnsan Felsefesinin Düşünsel Boyutları

Ana Hatlarıyla Tasavvuf

Melûli’nin insan felsefesi ve düşünce sistemi kökenini yüzlerce yıllık geçmişin derinliklerinden süzülüp gelen tasavvuftan, Alevi-Bektaşî inanç ve düşünce sisteminden almaktadır... Devamı

Alici Düşüncenin Toplumsal Boyutları

Tarihsel seyir izlendiğinde de görüleceği üzere, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar Alevileri ve Alici düşünceleri kendileri için son derece tehlikeli buldular ve çağımızda bir zamanlar kapitalist dünya komünizmden nasıl korkuyor idiyse, bunlar da Alici düşüncelerden ve onun yandaşlarından öyle korkarlar... Devamı