|
Alici Düşüncenin Toplumsal Boyutları
Tarihsel seyir izlendiğinde de görüleceği üzere, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar Alevileri ve Alici düşünceleri kendileri için son derece tehlikeli buldular ve, çağımızda bir zamanlar kapitalist dünya komünizmden nasıl korkuyor idiyse, bumlar da Alici düşüncelerden ve onun yandaşlarından öyle korkarlar. Her ne kadar bazı tarihçiler, İlam tarihi içerisindeki ayaklanma ve çatışmalarda dinsel motiflerin ağır bastığını söyleseler de, ayaklanmaları kimlerin çıkardığına, çatışmalarda hangi toplumsal kesimlerin hangi safhalarda yer aldıklarına baktığımızda aynı, ya da eşit ekonomik ve sosyal statüdeki kesimlerin aynı saflardan yer aldıklarını,dolayısıyla, temelde ekonomik ve sosyal sorunların olduğunu, ancak, bunların dinsel ideolojiyle biçimlendirildiklerini görmekteyiz.
Elbette, zamanın kültürel seviyesi açısından bu son derce doğaldır. Çünkü İslâmiyet’ten önceki iki büyük tek Tanrılı dinin ortaya çıkışları da hakim otoriteyle mücadele temelinde gelişmiştir. Musa’nın Firavuna karşı, kendi esir kavmini kurtarma mücadelesi, Yahudilerin de Romalılara karşı mücadele ettikleri bir sırada İsa’nın ortaya çıkması oldukça anlamlıdır. Romalıların ilk Hristiyanlara işkence etmeleri, onları aslanlara parçalatmaları, “Devletin kendi dinine bağlı kalmayı bir yurttaşlık görevi sayması” , kadar bu öğretinin kurullu düzenlerini bozması korkularından dolayıdır da. Bu anlamda büyük oranda onların üzerine inşa edilen İslamiyet’in ve onun özü olan Alici düşüncelerin iç yüzünü biraz daha açmakta faydalı olacaktır. Bunun için öncelikle İslamiyet’i iki dönem olarak ele alıp inceleye biliriz, ilk dönem olarak Peygamberin ölümüne kadarki dönemde İslamiyet’in doğuşu ve gelişimi, ikinci dönem ise Peygamberin ölümünden sonraki başkalaşım dönemi olarak el alınıp incelenebilir. Bu başkalaşımda, Kur’an’ın ancak Peygamberin ölümünden sonra Hz. Ebu Bekir döneminde kitap haline getirilmesi ve Hz. Osman döneminde ise yeniden düzenlenmesi ve bu düzenlemeden sonra, deri ve kemik üzerine yazılmış eski kopyalarının toplanarak yakılmasının büyük rolü vardır. Daha sonraki yıllarda ise, zincirleme usulle ortaya çıkan yüzlerce hadis, bu başkalaşımın tamamlayıcısı olurlar. Ama bütün bunlara rağmen, biz yine de Kur’an’a , onu “prensipte” en yüksek ve karşı konulmaz otorite olarak kabul ederek, dönelim ve İslamiyet’i başkalaşıma uğramadan devam ettirmek isteyen Hz. Alinin düşüncelerinin toplumsal boyutlarını orada arayalım. Kur’an ekonomi politiğin bir özeti değildir; onda kapitalizme bir onama, yada kınamada bulamayız. Ayetler içerisinde, özel mülkiyete, ticarete, ücrete, vs… ilişkin bahisler vardır ama hepsinde de “hak” kavramı üzerinde durulur ve fahiş fiyata, kötü mal satımına, çalışanın hakkını vermemeye veya az vermeye, yalan yere şahitlik yapmaya, komşusu açken kendisi tok yatmaya, vs. ilişkin kesin yasaklar getirir. Faiz kati olarak yasaklanır ki, faiz İslamiyet öncesi Arap toplumunda zengin zümrenin temel gelir ( sömürü ) kaynaklarından biridir. Prof. Louis Massgnon, 35-40 yıl önce komşu İran topraklarında yaşamış olan düşünür Mazdek ile Kral Kavad’ın özel mülkiyete karşı olan komünist düzen ve ideolojilerinden Arap topraklarında da buna benzer düzen denemelerine girişildiğini iddia eder.
Diğer yandan Hz. Muhammed de özellikle Mekke’de Vahiy aldığı ilk dönemlerde zenginliğe ve zümre ayrımcılığına karşı mücadele verir. Herkesin önünde, serveti, gurur ve kibri aşağılayıp ayıplayarak, bunlara uyulduğunda Tanrı yolundan sapılacağını anlatır. Her ne kadar özel mülkiyete karşı çıkmasa da, zenginliğe ve mal varlığının sebep olduğu kötülüklere bir çare bulur ve mal varlığını vergilendirerek, bununla muhtaçların korunması yolunu arar. Bu aslında, çağına göre, dengeleme, yoksulluk ile zenginlik arasındaki uçurumu kapatma çabasıdır. Zaten bu yüzden değimlidir ki İslamiyet köleler, yoksul halk ve kentli zenginlerle çelişkisi olan diğer orta tabaka tarafından kabul görmüştür. Aynı şekilde, Peygamberden sonra da, Ali taraftarları aynı sosyal yapıdaki insanlar oldular.
İslamiyet’in, “insanların eşitliği, kardeşliği, zenginin fakiri kollaması, insana zumlun yasaklanması, ırk ayrımının kaldırılması, talan ve kan dökmenin yasaklanması, ayrılıkların yasaklanması, köleciliğin kötülenmesi, vb” öğretileri, açıktır. Hal böyle olunca İslamiyet’i kılıç zoruyla kabul eden zengin tabaka buna karşı çıkmış ve eski ideolojilerini yeniden hakim kılmaya çalışmıştır. Emevilerle birlikte, İslamiyet’ten önce zengin zümre arasında bulunan diğer kesimlerin, daha Peygamber ölüm düşeğindeyken muhalefet bayrağı açmaları ve hemen ardından da, Hz.Ebu Bekir’i halife seçmeleri 20 sene önceki ayrıcalıklı yapılarını yeniden elde etme, ya da mümkün olduğu ölçüde ayrıcalıklı üstünlüklerini pekiştirme ve iktidarı elde tutma amaçlarının bir sonucudur. Aslında bu ideolojilerin ( Alici ideolojiyle karşıt ideolojilerin ) sınıfsal niteliğinin daha işin başında kendini açığa vurmasıdır.
Daha sonraki yıllarda İslamiyet’in, gerek fetihler yoluyla zorla, gerek gönüllü temelde yayıldığı ülke yada topraklarda, Sünni ideolojinin kabul gördüğü kesim ile Alici düşüncenin kabul gördüğü kesimler arasında da aynı ayrışmayı ve sınıflaşmayı görürüz. Hatta buralarda Alici düşünce haklarının daha geniş bir yelpazesini içine alır; çünkü fetheden halifeler, fethedilen ülkelerin eşraf ve hanedanlarına eski statülerinin yanı sıra bir de para ve iktidar olanakları verilerken, yoksul kesimlere açık zulümler uygularlar; eski gelenek ve inançları mümkün olduğu ölçüde yasaklayarak Sünniliğin şekilsel ve sınırlamacı dayatmalarıyla onların karşılarına çıkarlar; buna karşılık, Alici düşünce, eski inanç ve geleneklere daha saygılı davranarak, hatta yer yer onlarla kısa sürede bütünleşerek yeni boyutlara ulaşır ve halkla kolaylıkla kaynaşır.
İslam tarihindeki ayrılıkların, hemen hemen hiçbirinin ne İslamiyet’e ne de Araplığa karşı olmaması, genellikle merkezden uzak bölgelerde çıkması, ayaklanmalardaki ideolojik ve sınıfsal yanının ayrı bir işaretidir.İzah etmeye çalıştığımız düşünsel motivasyonun daha iyi anlaşıla bilmesi için, ekonomik sistemin işleyişine ve sosyal yapıya da bir göz atmak gerekir: Bu çerçevede karşımıza çıkan ilk şey, gerek eski İslam ülkelerinde, gere yeni fethedilen ve İslamlaştırılmaya çalışılan ülkelerde İslamiyet’in ekonomik ve sosyal yapıda hiçbir değişiklik yaratmamış olduğudur. Devlet, fethettiği ülkelerde üçlü bir sistem uygulamaktadır:
1- Arazilerin büyük bir kısmı eski sahiplerine bırakılmakta ve bunlar haraca bağlanmaktadır. Haraca bağlanan toprakların sahipleri ve çalışanları Müslümanlığı kabul dahi etseler haraç devam etmektedir.
2- Devletin doğrudan kendi eline aldığı,verimliliği ve coğrafi konumu açısından en verimli araziler. Bunlar saltanata ait mülklerdir ve doğrudan devlet eliyle işletilmektedir.
3- Yine devletin el koyduğu, ama işletmesini başkalarına devrettiği topraklar. Bu topraklar, miras hakkıyla birlikte hanedana bağlı-kan soylu- ailelere ve subaylara verilmekte ve devlet buralardan öşür almaktadır.
Genel bir değerlendirmeyle, ataerkil ve kadının çok geri bir düzeyde olduğu İslam topraklarında ,üçlü bir sosyal statü görülmektedir. Bunlardan en alt statü kölelere aittir. İslamiyet’in köleciliğe karşı tavır almasına karşın, köşecilik kurumu Emeviler ve Abbasiler devrinde yoğun bir şekilde varlığını devam ettirmiştir. Eski kültürün bir devamı olan bu sisteme göre, bir köle ancak yeteli para biriktire bildiği, yada efendisi tarafından ağır eziyetlere maruz kaldığı zaman serbest kala bilmekteydi. Kölelerin dışında, fethedilen ülkelerin halkları başlangıçta iki kampa ayrılırlar: Müslüman olanlar ve olmayanlar. Müslümanlığı hemen kabul edenler genellikle aristokrat-hanedan tabakadır. Bunlar İslamiyet’i kabul eder etmez Halife tarafından yönetici olarak yine kendi bölgelerine atanmaktadırlar. Buların karşısındaki halk kesimi ise, Müslüman’ın gayr-i Müslim’e olan üstünlüklerinin baskısından kurtulmak zorunluluğunu zamanla duydukları için yavaş yavaş Müslüman oldular. Böylece vala-sahiplik eden ve mavali-sahip olunan insan tabakaları ortaya çıktı. Mavali’nin iki kaynağı vardı : Birincisi, savaşlarda esir alınan insanlar bunlar, sayılarının çokluğu nedeniyle sürekli tutsak olarak elde tutulamayan, yani teknik olanaksızlıklar sebebiyle serbest bırakılan insanlardır. Ekonomik konumlarından dolayı da vala ile mavali arasında her zaman büyük bir uçurum vardır.
Halkın genel yapısından söz ederken, bahsedilmesi gereken önenli bir olguda “asabiya-babasının soyuna bağlılıkla ortaya çıkan kabilecilik olgusudur.Halife yandaşı, yada Ali yandaşı olmakta, veya isyanlarda yer almakta önemli bir rol oynayan asabiya geleneği, Peygamberin ümmet geliştirmesinde önemli bir rol oynayan asabiya geleneği, Peygamberin ümmet geliştirme çabasına ve düşüncesine rağmen, ekonomik sınıflaşmayı da beraberinde devam ettirerek çağlar boyu yaşamıştır.
Ekonomik duruma gelince;bazı limanlarda görülen gemi yapımcılığı, belli şehirlerdeki şeker kamışı işletmeciliği,boya, iplik ve dokumacılık, bazı bölgelerde yoğunlaşmış madencilik ve büyük gemi ve kervan dış ticaretinin dışında İslam topluluklarının geçim kaynağı, tarım ve el zanaatlarıdır. Kırsal alanda, göçebeler ve köylere yerleşik çiftçiler iki temel insan gurubudur.kırsal alanda, işlenecek toprağın azlığı nedeniyle topraklar ortak işlenmektedir. Emevi ve Abbasi hanedanlarının özellikle ırak ve Suriye’deki uçsuz bucaksız bahçe ve bostanları kanal ve baraj açılmasında ve bunların bakım ve onarımında köylüler angarya usulü çalıştırıldıkları için şiddetli sınıfsal karşıtlıklara sahiptiler. Halk Müslümanlığı ister kabul etsin isterse etmesin vergi vermek zorundaydılar. Vergiler öylesine ağırdı ki, bazen toprağın geliri vergiyi karşılayamayacak kadar az olabiliyordu ve bu durumda köylüler toprağı terk edip mevali olmayı yeğleyebiliyorlardı. Buna karşın kırsal alan içerisinde değerlendirilmesi gereken, devletin el koyduğu ve özel mülkiyete geçemeyen “hima” toprakları vardır. Bu topraklarda çalışan insanlar ücretli tarım işçisi durumundadırlar. Büyük topraklar ile kati’a topraklarında ise, toprak sahipleri ile toprakta çalışan köylüler köylüler arasında hukuken üç basamaklı bir sitem vardır: Muzaraa ; tarla, tohum, hayvanlar vs. toprak sahibinden iş gücü köylüden. Ürün antlaşmaya göre pay edilir ama genel kural beşte birini köylüye verilmesi biçimindedir. Musakat; bir sulama antlaşmasıdır. Özel kültür ve çaba ile yetiştirilmesi gereken bitki tarımı yapılan topraklarda köylü sadece emeğiyle katkıda bulunmakta ve hasat mevsiminde ürün yarı yarıya pay edilmektedir. Muğarasa ise, yeni bir tarım arazisi açıldığında başvurulan bir yöntemdir. Buna göre toprak sahibi yeni açılacak toprağı ortağına veriyor, eğer arazide normal bir verim elde ediliyorsa toprak sahibi ve kiracı arasında pay ediliyor. Birde kırsal alanda görülen mevsimlik işçiler vardır.bunlar kentli toprak sahiplerinin topraklarında mevsimine göre gündelik işçilik yapan yoksul köylü ve kentlilerdir.
Ketlerin sosyal ve ekonomik yapısı ise köylere göre daha içler acısıdır: Bir kere Halifelik baş ketleri sıkı koruma altında tutulan kaleler gibidir. Buralarda halk kent dışına doğru taşan yıkık, eski yoksul evlerde, yöneticiler ve beyler ise etrafı surlarla çevrili saraylarda otururlar kentin insan yapısı, en alt basamakta, gündelik işçilik, sakalık, temizlikçilik, amelelik, taşıyıcılık vs. işleri yapan büyük yığın yoksul kent halkı, onun üstünde zanaatçılar ve küçük Pazar tacirleri, üçüncü basamakta, asker ve ketebe zümresi, kadılar, din adamları ve büyük dış alım satım tacirleri, en üst tabakada ise kan-soylular hanedanlar biçimindedir.
Kırsal kesimin insanları( köylülük ) ile kentlerin yoksul insanları Alici düşünceyi benimseyip, zaman zaman çıkan ayaklanmalarda da saflarını almış olmalarına rağmen kendi aralarında örgütlülüklerinin olduğuna dair tarihsel bilgilere sahip değiliz. Buna karşılık, kentlerin yoksul halkının büyük bir kesimini oluşturan zanaatkarların kendi içlerinde sağlam, zaman zaman da gizlilik boyutlarına ulaşan, bir örgütlenmeye olduklarını biliyoruz. Futuvva adı verilen bu örgüt, herhalde daha sonra Avrupa’daki Loncalara, Anadolu’daki Ahi örgütlerine çekirdeklik etmişlerdir.
Zanaatçılar devlete vergilerini bedava ürün biçiminde ödedikleri için devletle çelişkileri oldukça keskindir. Futuvvalar, kendi iç disiplinlerini, mal kalite kontrollerini vs. de yapmaktadırlar, ama toplumsal hareketlerdeki yerlerinden anlaşıldığı kadarıyla özünde siyasal ve ideolojik bir biçimlenme yaratmaktadır. Pir olarak Hz. Ali ile İran düşünce dünyasında çok büyük bir yeri olan ve Alinin yoldaşı Salman-ı Farisi’yi tanımakta ve Ali inançlarını taşımaktadırlar. Batınilerin gizli hücre örgütleri de genellikle bunlar arasından çıkmıştır. Bazı tarihçiler Futuvva’nın bu yönünün değerlendirilmesine karşı çıkarlar, ama az öncede belirttiğimiz gibi zanaatçıların temelini oluşturdukları Alici ayaklanmalara, Futuvvanın üyeleri “ fityan” ın düşünsel değerlendirmesine baktığımız zaman öne sürdüğümüz düşüncelerin doğruluk payının artığını görürüz.
Melûli, 1970’li yıllarda iyice hızlanan Türkiye toplumsal çalkantıları içerisindeki ve çoğunluğu gençlerden oluşan devrimci örgütleri değerlendirirken gençleri Fityan’a benzetirdi. Bu konuda Cahen’den aktaracağımız birkaç cümle belki daha açıklayıcı olabilir: “Arap fethinden doğan toplumda çok geçmeden özellikle Irak ve İran’da belirgin biçimde fityanı gurupları oluştu; eski Arap çağında bunlar için herhangi bir model yoktur. Bu genç adamlar çeşitli sosyal tabakalardan ve halk kitlelerinden hatta başlangıçta dinleri de birbirinden farklıydı. Çoğu evlenmemiş gençler olan bu insanlar, aile bağlarının ötesinde ve bir meslekleri olsa dahi bu mesleğin ve mensup oldukları oymağın saygınlığını söz konusu etmeksizin, bir dostluk ve dayanışma atmosferi içerisinde, bencillikten uzak arkadaşlık yoluyla kolaylanmış ve yüceltilmiş bir yaşam sürmek üzere bir araya gelmişlerdir. Kardeşliklerinin çevresi tek tek kentlerin sınırlarını aşmış ve kentten kente üyelerini bir birine bağlamıştır. Böylesine ideal bir topluluk hayatını tümüyle gerçekleştirmiş olanların, her kentte kayda değer sayıda bir araya gelebildiklerini tasarlamak, kuşkusuz, zordur. Bazı kaynaklara göre ise kırsal kesimde değil ama, eski Sasani imparatorluğunu hemen bütün kentlerinde gençlerden militan guruplar vardı. 1000 yıllarına doğru Futuvva ile tasavvuf arasında da dorudan bir etkilenme görülür ve çeşitli aydın ve aristokratlar da Futuvvaya katılmaya başlarlar.
Sonuç olarak buraya kadar izah etmeye ekonomik ve sosyal kaplaşma doğaldır ki, zıt ideolojilerle donanmak zorundaydı. İşte böylece hanedanın ideolojisi, doğasına uygun olarak Sünnilik, yoksul şehir halkı, köylüler ve zanaatkarların ideolojisi de, yine doğasına uygun olarak Ali taraftarlığı ( Şia ) olur.
|