|
Alici Düşüncenin Manevi Boyutları
Alici düşüncenin manevi boyutlarını incelerken yine zamanı, diğer bütün düşünce sistemlerinde olduğu gibi, Ali’nin kendi zamanı (bizzat kendine ait düşünceler) ve kendisinden sonraki zaman ( kendisinden sonra, onun düşünceleri temel alınarak inşa edilen düşünceler ) olarak ikiye ayırtmak zorunda kalacağız. Bu anlamda burada ele alacağımız düşünceler kendi zamanına ait düşünceler olacaktır.
Konuya girmeden önce burada ısrarla ve önemle belirmemiz gereken bir şey var ki, bu, yüzyıllar boyu süren ve Ali’ye tapmaya kadar varan Ehl-i Beyt sevgisinin kaynağıdır. Melûli’nin bu dünyadan göçünü çekmek üzere hazırlık yaptığı son günlerinde ve en son şiiri olara yazdığı şiirinde, “ var ettin evreni bu günü mekân/gâh aşikâr oldun gâhi pünhân/nurundan kattın yarattın insan/ la ilahe illallah Ali olan şah ” diye seslenişi bu sevginin başka çağda ve ülkelerde olduğu gibi bu çağda ve sadece onun yaşadığı topraklarda dile getirilen boyutunu oldukça açık ve güzel bir ifadesidir. Aslında sevgi, maddi boyutları sadece, “çok eşsiz, sonsuz gibi soyut sözcüklerle ifade edilebilen ve sadece yaşanarak kavranabilen bir oğludur. Bu nedenle, günümüzden 1300 yıl önce yaşamış olan Peygamber, Ali ve Ehl-i Beyt ve onların çok yatın dostları (Ashab-ı Suffa) arasında ki sevginin nasıllığını izah etmemiz mümkün değildir, ama görünen o ki, o dönemde bu sözünü ettiğimiz çevre içerisinde korkunç boyutlarda bir sevgi ve bağlılık duyguları yaşanmış. Eğer bu duygular birbirleri yolunda seve seve ölmeye hazır olacak kadar yüksek boyutlarda olmasaydı bugün bile hâlâ varolan Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi bu kadar uzun yıllar yaşamazdı herhalde.
Belki de onların birbirlerine ve çevredeki dostların da onlara karşı duyguları sevgi, Ali’den Ehl-i Beyt’in diğer üyelerinde gördüğümüz engin insan sevgisinin tekrar kendilerine dönen (yansıyan) bir boyutuydu bilinmez; ama şurası açık ki Ali’de müthiş bir insan sevgisi var; halk kendisine söz verir, sonra düşman tarafına geçer, onu dertten derde, acıdan acıya sürükler, zor günlerinde yalnız bırakır, ama o onlara hep aynı şefkati gösterir, istediklerini geri çevirmez, her şeye rağmen onlar için çırpınır. Örneğin şu sözleri ondaki bu insan sevgisinin ve bunun elinden çektiği acının bir ifadesidir. “Ne bana yardım ve itaat husûsunda gösteriyorsunuz, ne beni kınamada, aleyhime dönmede birleşiyorsunuz. Sizden kurtulmam için ölümden başka bir şey istemiyorum; ölüm bana en sevimli şey oldu. Şu kitabı okudum, anlattım; delil getirdim belirttim; tanımadığımız şeyleri bildirdim; ağzınızdan atığınız şeyleri sindirttim; anlamadıklarınızı anlatmaya çalıştım; ama kör görmezse, uyuyan uyanmazsa ben ne yapabilirim?” 111
İnsanları kötülükten korumak, onları doğru yola yöneltmek, kötülükleri ve sömürüyü yok edip insana layık bir düzen getirmek için savaşır, gerektiğinde insan da öldürür, ama bu, savaşı yok etmek için savaşmak yöntemden başka bir şey değildir. “Hak, çabadan, savaştan başka bir şeyle elde edilmez”112. Bu nedenle hiçbir haksızlığa ve kötülüğe boyun eğmez. Onun için, zalime boyun eğmektense ölmek yeğdir. Bir defasında Sıffın Savaşı’nda Muaviye’nin ordusu Fırat’ı kuşatıp suyun yolunu kesince şöyle seslenir askerlerine. “Ya aşağılığa razı olun, şerefsizliği göze alın, yahut kılıçları kanlarla sulayın da suya kavuşun içip kanın. Kahrolarak, alçalarak yaşamaktadır ölüm; kahrederek, yükselerek ölmededir dirim.”113 Ona göre başkasına, insanın insana kul olması, insanlığın en aşağılık durumudur. “Nefsini bütün aşağılıklardan üstün tut, seni dileklere çekse bile; çünkü nefsini aşağılatmana karşılık üstün ve yüce bir şey bulamazsın, kendini zelil etmekle kalırsın; hiçbir izzetse o zillete değmez. Kendini başkasına kul etme. Allah seni hür yaratmıştır.”114 Bu nedenle her yerde ve her zaman zayıfın, fakirin ve yoksulun koruyucusu olur. Savunduğu, kurmaya çalıştığı devlet düzeni, onları koruyacak, kulluğu ortadan kaldıracak, özgürlükçü, sosyal bir devlet düzenidir. Peygamberle birlikte yaptıklarını anlatırken kendilerini şöyle tarif eder: “Bizim ellerimizde Peygamberlik üstünlüğü var, o soydanız biz; Cahilliğe (İslâmiyet öncesi) üstünlüğüyle üstün olan kişiyi hor-hakir ettik, aşağı sayılana üstünlük verdik.”115 Bu düşüncelerini halife seçildiği zaman da aynen devam ettirir. Onun zamanına gelinceye kadar, 25 yıl içerisinde diğer üç halife döneminde “Zenginlik almış yürümüştü. Rey ve içtihatlar temel inançlara kadar tesirini göstermişti. Halife Osman, ana tarafından kardeşi Velid bin Ukbe’yi Küfe’ye tayin etmiş, Beytülmalı (devlet hazinesi ve malı) sıla-i rahim’de bulunuyorum (bahşiş vermek) diye Ümeyeoğulları’na (Emeviler) pay etmiş, Hazreti Resûlün Medine’den sürdüğü Hakem’i ve oğlu Mevran’ı Medine’ye getirtmiş, kızını Mevran’a vermiş, Beytülmal’dan ona yüz bin dirhem verdiğinden başka, Fedek’i de (Fedek, Peygamberin Hayber’in fethinden sonra kızı Fatıma’ya verdiği urma bahçesidir.) termik etmiş (tapulamış), Hakem’e yüz bin Abdullah bin Halid bin Useyyid’e dört yüz bin dirhem ihsanda bulunmuş, diğer kızını Hâris bin Hakem’e verip ona da Beytülmal’dan yüz bin dirhem bağışlamıştır. Ebu Süfyan’a iki yüz bin dirhem vermiş, Medine yaylaklarını Ümeyyeoğulları’nın hayvanlarına tahsis edip, Trablus’tan Tanca’ya dek bütün Afrika gelirlerini Abdullah bin S’id bin Ebi-Serh’e bağışlamıştır. Ümeyyeoğulları’na Beytülmaldan ihsanı, o zamanın parasıyla yüz yirmi altı milyon yedi yüz yetmiş beş bin dirhemi tutmaktaydı.”116 (Parantez içerisinde söyleyelim Osman’ın bu icraatlarından sonra halk isyan eder, evine saldırırlar, yüzlerce insan çatışmalarda ölür. Sonunda Osman’ı da öldürürler.) Hz. Ali Halife seçilir seçilmez, ilk işi, Halife, vali, komutanlar vs. de dahil bütün devlet görevlilerine aynı eşit ücretin (ayda üç yüz Dinar) dağıtılmasını sağlamak ve kendisinden önceki Halife ve valilerin akraba ve dostlarına dağıtılan kamu mallarını elinden alıp hazineye iade etmek olur. Rüşveti, iltiması ve asker, ya da başka silahlı-zorba güçlere dayanılarak halk’a baskı yapılmasını, keyfi yöntemi yasaklar. Adil bir vergi düzeni getirmeye, devleti halka bütünleştirmeye, herkesin hakkını aramasının yollarını açmaya (açık devlet) çalışır. Savaşları ortadan kaldırmak ve barışı hâkim kılmak için çaba harcar.
Malik ül-Ester’i Mısır’a vali tayin ettiği zaman ona yazdığı Ahit Nâme, bu anlatmaya çalıştığımız düşünsel boyutları kendi kaleminden yansıtması açısından oldukça ilginçtir: “Halka merhametle muameleyi kendine adet et, onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme… Halkın kusurlarını bağışlayınca nedamete düşme, onlara ceza verince de sevinme; seni yoldan çıkaracak öfkeye kapılıp ceza vermekte tez davranma; ben onlara emir verenim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma… İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzura kavuşması için daima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilerle danış… Bil ki, halk sınıflara ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzura erer. Bir kısmının öbür kısmında müstağni (ayrıcalıklı, çekinen, nazlanan) kalmasına imkân yoktur. Valilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü şehirlerde, dosdoğru olarak adaleti yaymak, halk arasında sevginin belirmesine sebep olmaktır. Onların sevgileri de ancak gönüllerinin huzura ermesiyle mümkün olur… Sonra herkesin, sınanan, bilinen derecesini tanı; birinin çektiği zahmeti başkasına mal etme; onun yerine başkasını övme; herkese noksansız hakkını ver; herkesin hakkını tanı… Sonra, vergi memurlarına dikkat et. Onları sınadıktan sonra tayin et; onları şahsi bir meyille rasgele tayin etme; bunları temiz ailelerden İslâm’a eskiden girmiş olanlardan, tecrübe ve utanç sahibi kişilerden seç; çünkü onlar ahlakça en üstün, namusça en doğru, garezlerden en kurtulmuş, tamahları en az, işlerin sonunda dikkatte en fazla gayretli kişilerdir. Sonra da onların rızklarını bol bol ver. Çünkü bu, nefislerini düzeltmede kuvvet verir onlara. Müslümanların elleri altında malları yemekten alı kor onları… Bir de, tacirleri, sanat ve zanaat erbâbını tavsiye ederim sana; onlara karşı hayırlı ol… Bulunduğun yerde de onların işlerini gör gözet, uzak yakın şehirlerde de hallerini izle, dikkat et, zulme uğratma onları. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşırı bir hırs, kötü bir nekeslik, bencillik, faydalı şeyleri gizleyip, saklayıp azalınca değerinden fazlaya satma gayreti, menfaat düşkünlüğü vardır; ellerinde bulunanları bildikleri gibi satmak isterler; buysa halkın zararına olduğu gibi valilere de buna göz yummak ayıptır, noksandır. İhtikârı (vurgunculuk, bir malı değerinden fazlaya satma) men et… Alışveriş, güzel sûrette, adalet terazilerine uygun olarak, bir narh konarak yapılsın; iki taraf da, satan da zarar etmesin, alan da…
Sonra Allâh için, Allâh için aşağı tabakayı gör göz et. Onlar başvuracakları bir düzen bulamayan, yok yoksul, muhtaç, darlıkla bunalmış, dertlere karmış, kazançtan âciz kalmış kişilerdir. Bu sınıf içerisinde dilenenler olduğu gibi bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır. Onların hakkına dâir Allâh’ın sana emrettiği şeyi Allâh için olsun, koru. Onlara, memur olduğun beytülmâlden, her şehirde, Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete âid olan arâzinin gelirlerinden, ekinden bir pay ayırt. Bulunduğun şehirde, o şehre yakın yerlerde olanlarıyla uzaklarda bulunanları aynı hükme tabi’dir: onların her biri hakkına riâyet etmeni ister. Nimetler içinde bulunuşun, ehemmiyetli işlere dalışın, onları unutturmasın sana; ehemmiyetli işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışına bir mâzeret olmaz: böyle bir özür de kabul olunmaz. Unutturmasın onları ehemmiyetli işlere dalman; yüzünü çevirme onlardan. Onların gözleri hor görünenlerini, insanlar tarafından sayılanları, fakat sana gelip hâllerini anlatmayanı sen ara, bul. Onları bulmak, hâllerini sorup anlamak için Allah’tan korkan, ona karşı ululanmayan, güvendiğin kişiler yolla; onların hâllerini sana bildirsinler, sonra haklarında öylesine harekette bulun ki Allah’a ulaştığın gün onlar hakkında özürler getirmeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar, halk içinde başkalarından daha fazla lâyık kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını gayret et… Yetimden, kocalmış kişilerden bir düzene başvuramayanları, kimseden bir şey dilemeyenleri gör gözet.
Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine hasret, onların hepsini huzuruna al, otur, onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allah’a karşı gönül alçaklığı takın. Askerinden, yardımcılarından, koruyucularından, zaptiye erkânından hiç kimse onları korkutmasın; onlara mâni olmasın; onlar da seninle yüz yüze korkmadan, konuşsunlar. Allah’ın sel âtı o’na ve soyuna olsun, Resûlullah’ın bir yerde değil, birçok yerde. “Zayıfın korkup çekinerek, dili dolaşarak söz söylemeye çalıştığı, fakat kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne temizliğe ulaşır, ne de kutluluğa kavuşur’ buyurduğunu duymuşumdur; onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır lâflar edenlerine tahammül et; darılmayın, onlarla görüşmekten çekinip utanmayı bırak ta Allah bu yüzden sana rahmetlerini yaysın, ona itâatin yüzünden sevaplar versin. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin, alana sinsin; vermediğin zaman da güzellikle özürler getirerek verme ki almayan, hiç olmazsa sevinsin.
Bâzı işler de vardır ki bizzat senin yapman gerekir. Bunların biri, kâtiplerinin yazmakta aciz gösterdikleri hususlarda memurlarına senin cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana hangi gün arz edilirse hemen o gün ihtiyaçlarını gidermendir ki bu, olabilir ki yardımcılarını sıkar; vaktinde vaktinde yapmazlar bu işi. Her günün işini o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır…
Yakınlarına, yanında bulunanlara arazi verme ki bazı yerleri, bazı tarlaları elde etmek tamahına düşmesinler; aksi halde oradaki köylere zarar gelir;… Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekse hakkını ver; bu hususta sabırlı ol, ecrini Allah’tan iste; akraban ve yakın adamların bile olsa haktan ayrılma;… Düşmanın seninle barışmak isterse reddetme. Barışta Allah’ın rızası var, orduna istirahat ve huzur ver ahdine vefa et.” 117
Onun için, insan hakları hakların en üstünüdür. Valilerine gönderdiğin şu emir, “Sakın haksız olarak kan dökmekten, çünkü azâba sebep olan, suç bakımından ondan daha büyük bulunan, nîmetin zevaline devletin yitmesine sebep teşkil eden hiçbir şey yoktur ki, haksız olarak kan dökmekle kıyaslanabilsin.”118 ile gergi memurlarına gönderdiği şu emir önemli şeylere işaret etmektedir: “İnsanlara insafla muamele edin; ihtiyaçları olan şeyleri almayın; bir işe koyulanı işinden alı koymayın; olu alıkoyup elde etmesine engel olmayın; haraç (vergi) hususunda kışın, yazın giyecekleri şeyleri satmaya kalkışmayın; kendilerine gereken şeyleri taşıdıkları hayvanlara, iş gördürdükleri kişilere dokunmayın. Bir pul için bile onları dövmeyin.”119 Aslında, bu emirlerinde şunları şunları yapmayın dediği şeyler o devirde hükümdarların o devirde insanlara nasıl kötü, nasıl zalimce ve aşağılayıcı davrandıkların da bir göstergesidir. Bu anlamda onun davranışlarını ve emirlerini zamanın gelenekleri ve düzen biçimiyle mukayese ettiğimiz zaman gerçek değeri ortaya çıkmaktadır. Unutulmamalı ki , günümüzde bile hâla dünyanın birçok ülkelerinde hükümetler insanlara işkence etmekte onları zalimce sömürerek yönetmektedir.
Hz. Ali’deki çağının çok çok ilerisindeki düzen anlayışı ve insan sevgisini günlük davranışlarında, konuşmalarında, vs. her an görmek mümkün. Örneğin oğlu Hasan’a yazdığı vasiyetinin bir yerinde şöyle der: “Oğulcağızım, nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, başkaları içinde sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen, sende öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmesini istiyorsan sen de başkalarına iyilik et. Başkalarında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyleri, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyleri sen de insanlara yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğini sende söyleme başkalarına.” 120
İnsanlara zulüm edenlere karşı son derece acımasızdır: “ Bilin ki zulüm iç kısımdır: Bir zulüm var bağışlanmaz; bir zulüm var terk edilmez, cezâsı verilir, bir zulüm var bağışlanır, cezâsı aranmaz. Bağışlanmayan zulüm Allah’a şirk koşmaktır. Yüce Allah, ‘Gerçekten de Allah kendisine şirk koşanı bağışlamaz’ buyurmuştur. Bağışlanan zulüm, kulun bazı küçük şeylerde, hoş olmayan şeylerde kendisine zulmetmesidir. Terk edilmeyen zulüm ise, kulların birbirine zulmüdür. Burada kısâs (eşit ceza) pek çetindir; o da bıçakla yaralamak, kamçıyla vurmak değildir; bunlar onun yanında pek küçük kalır, pek ehemmiyetsiz sayılır.”121 Buna karşılık, kendi düşmanlarınca, canına kastedenlere bile son derece hoşgörülü ve bağışlayıcıdır. Kin tutmayı, kan davası gütmeyi şiddetle reddeder. Pusuya düşürülüp de zehirli hançerle yaralandığında ölürken oğulları Hasan ve Hüseyin’e ettiği vasiyette şöyle der: “Ey Abdülmuttalip Oğulları; Emir ül-Müminin katledildi diyip, Müslümanların kanlarına girmenizi, öç almaya kalkmanızı istemem, sakının bundan. Benim için yalnız beni öldüreni öldürün. Bekleyim hem, onun şu vuruşundan ölürsem, onun bana bir tek vuruşuna karşı siz de ona bir kere vurun; şurasını burasını keserek eziyete kalkışmayın; çünkü ben, Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsu, Resûlullah’tan duydum, der ki: Sakının eziyetten, işkenceden, öldüreceğiniz kuduz köpek bile olsa.”122
İşkence ve zulme karşı oluşu sadece insanlar için değil, aynı zamanda da bütün canlılar içindir. Valilerine, vergi memurları için gönderdiği Emirname’de şöyle seslenir. ”Emin olduğun kişi onları (vergi olarak) toplayacaksa, tembih et, dişi deveyi sütüne tamah ederek almasın; yavrusuna zarar vermiş olur. Bir de ona binerek yormasın onu. Binmekte, sütlerini sağmakta adalete riâyet etsin; getirirken yorulanları dinlendirsin, ayağı sürçen, yürümekten güçlük çeken hayvanları yavaş sürsün. Hayvanları suya rastladıkça sulasın, otlak yerlere gelince otlatsın; vakitten vakite onları dinlendirsin.”123
Bırakınız insanı, başka bir canlıya bile eziyeti, işkenceyi yasaklayan bu düşüncenin özü çağlar boyunca değişik toplumlarda, değişik kişiler tarafından değişik adlar altında teslim edildi, savunuldu. Bir gün insanlığın en yüce toplum biçimi olarak her çağda ve her ülkede yaşayan (sayıca az ya da çok) insanların umudu, savunası, ütopyası oldu. Tarih içerisinde zaman zaman iktidarlara kavuştu, zaman zaman iktidarları kendine boyun eğmeye zorladı. Burjuva demokratik düzenlerde bunu kısmen başardı, Sosyalist düzenlerde, geçici bir düzen de olsa, tarihe damgasını vurdu. Ve bugün insanlık hızla o günlere doğru, dünya insanlığın birliğine, eşitliğine (enternasyonalizm), sömürünün, insanın insana hakimiyetinin, zulmün, işkencenin olmadığı, herkesin ihtiyaçlarının karşılandığı, çalışamayanın, ihtiyarın, canlılığın ve çevrenin korunduğu, savaşların, kin gütmenin, kan dökmenin olmadığı bir dünya ve düzene doğru ilerliyor. Yol uzun, çetin; ama olsun; bu düşünceler, bu umutlar nasıl insanlıkla birlikte doğru, varoldu ve tarih içerisinde kâh Hz. Ali ile, kâh onun takipçileri ile, ya da başka ülkelerde yaşayanlar tarafından temsil edildi, olgunlaştırıldı, geliştirildi ise, bundan sonra da, insanlık varolduğu sürece varolacak ve bir gün mutlaka kendi hakimiyetini kuracaktır. Bu tarihin geriye döndürülmez tekerliğidir.
________________________________________
111 Nehc’ül Belaga,s.260
112 Age, s.263
113 Age, s.22
114 Age, s.342
115 Age, s.312
116 El-Gadir,Vlll, s. 286, aktaran Abdulbaki GÜLPINARLI, Nehc’ül Belaga, s.173,187
117 Nehc’ül Belaga,s.369,380
118 Age, s. 381
119 Age, s.357
120 Age, s.340
121 Age, s.56
122 Age, s.294
123 Age, s.354
|